top of page
  • Beyaz LinkedIn Simge
  • Beyaz Facebook Simge
  • next-logo_edited_edited
<< 1 - 2 - 3 - 4 - 5 - 6 - 7 - 8 - 9 - 10 - >>

Blog Posts

Sessizliğin İçindeki Asalet: Gösterişsiz Bir Yaşamın Değeri

John P. Weiss tarafından kaleme alınan bu makale, modern dünyanın gürültüsü ve yüzeyselliği karşısında sakin, anlamlı ve onurlu bir yaşam sürmenin değerini ele almaktadır. Yazar, çocukluk hatıralarındaki bir çiftlikten yola çıkarak James Rebanks’ın geleneksel hayvancılık üzerine yazdığı kitabı ve usta bir terzi olan Martin Greenfield’ın disiplinli hayatını örnek göstermektedir. Bu anlatılar aracılığıyla, gösterişten uzak durmanın, bir amaca sahip olmanın ve el emeğine dayalı bir sadeliğin ruhsal huzur için ne kadar kritik olduğu vurgulanmaktadır. Metin, bireyin teknoloji ve hız kuşatması altında kendi değerlerine sahip çıkması gerektiğini hatırlatan felsefi bir sorgulama niteliği taşımaktadır. Sonuç olarak, gerçek mutluluğun alkış peşinde koşmakta değil, sessizce inşa edilen kalıcı bir mirasta saklı olduğu ifade edilmektedir...



Bu makale için hazırladığımız podcast'i Spotify uygulamasından dinleyebilirsiniz...



Biz büyük bir anlatının parçasıyız... Bir zamanlar, genç bir polis şefiyken bir topluluk etkinliğinde, park halindeki bir minibüsten minyatür bir midilli atı indi ve bana doğru yavaşça yürüdü.


Midillinin sahibi minibüsünü yakındaki bir benzin istasyonuna park etti. Bana doğru koştu ve "Özür dilerim, her zaman söz dinlemiyor. Onu tutar mısınız, sadece minibüsü doldurmam gerekiyor." dedi.


"Elbette," dedim.


Ben ve minyatür midilli
Ben ve minyatür midilli

Şehrimiz, Özel Olimpiyatlar Meşale Koşusu'na ev sahipliği yapıyordu. Polis memurlarımız ve Kaliforniya Otoyol Devriyesi ekipleri, etkinlik boyunca trafik ve yaya güvenliğini sağlamak için görev başındaydı.


Tam o sırada, bir memur gülümseyerek bana seslendi:


"Şefim, bugünlük görevinizi almış gibisiniz. Sanırım sizi kendi halinize bırakabiliriz."


Ne demek istediğini anlamam uzun sürmedi. Bir minibüsün kapısı açılmış ve içinden minyatür bir midilli inerek doğrudan yanımıza gelmişti. Böylesine sıra dışı bir karşılaşma karşısında ben de gülmeden edemedim. Sonuçta her gün bir midilli yanınıza gelip sizi selamlamaz.


Elimi uzatıp yelesini okşadım. Tüylerinin kendine özgü kokusu, beni bir anda yıllar öncesine götürdü. Çocukluğumun geçtiği günlere... Kaliforniya'nın Saratoga kentindeki Garrod Çiftliği'ne...


Kız kardeşim orada binicilik dersleri alırdı. Ben ise küçük bir çocuk olarak kenarda durup onu izlerdim. Ama aslında beni büyüleyen şey sadece atlar değildi. Ahırların kendisi, tozlu yollar, etrafta koşuşturan köpekler, açık araziler ve kırsal yaşamın dinginliği de hafızama kazınmıştı.


Garrod Çiftliği'nin tarihi de bulunduğu topraklar kadar etkileyicidir. 1893 yılında kurulan çiftlik, aradan geçen beş nesle rağmen bugün hâlâ bir aile işletmesi olarak varlığını sürdürmektedir. Atçılık faaliyetlerinin yanı sıra bağcılık da yapılan bu topraklar, sürdürülebilir tarım uygulamalarındaki öncü çalışmalarıyla da tanınmaktadır.

Ancak benim hafızamda yer eden şey tarihî başarılarından çok, oranın ruhuydu.


Yaz aylarında kız kardeşimin dersleri olurdu. Gökyüzü neredeyse her zaman masmavi, güneş ise sıcaktı. Kovboy şapkaları takmış kadınlar ve erkekler ağır adımlarla ahırlar arasında dolaşırdı. Atların kişnemeleri uzaktan duyulur, saman ve toprak kokusuna karışan gübre kokusu havada asılı kalırdı. Yakındaki meşe ağaçlarının ve kurumuş yaz otlarının kokusu ise hafif rüzgârlarla etrafa yayılırdı.


Bugün geriye dönüp baktığımda, o günleri neden bu kadar özlediğimi daha iyi anlıyorum.


Garrod Çiftliği bana her zaman daha sade bir dünyayı hatırlatır. İnsanların acele etmediği, zamanın biraz daha yavaş aktığı, hayatın gösterişten uzak olduğu bir dünyayı...


Ve belki de en önemlisi, bana huzurun aslında neye benzediğini hatırlatır.



Gökyüzü kuşlardan ve rüzgârla taşınan şarkılarından arınmıştı.


Geçtiğimiz hafta James Rebanks'ın etkileyici kitabı Pastoral Şarkı: Bir Çiftçinin Yolculuğu'nu bitirdiğimde, zihnim beni yıllar öncesine, çocukluğumun hatıralarına götürdü.


Rebanks yalnızca yetenekli bir yazar değil; aynı zamanda İngiltere'nin büyüleyici Göller Bölgesi'nde ailesinden kalan çiftliği işleten bir çiftçi. Kitabında, sevgili büyükbabasından öğrendiği geleneksel çiftçilik anlayışını büyük bir sevgi ve şiirsellikle anlatıyor. O zamanlar tarlalar tek tip değildi; farklı ürünlerin, çayırların ve otlakların oluşturduğu bir mozaik gibiydi. Hayvanlar serbestçe otlar, taş duvarların ve çitlerin arasında sayısız canlı yaşam bulurdu. Toprak yalnızca bir üretim aracı değil, yaşayan bir ekosistemin parçasıydı.


Sonra modernleşme geldi.


Gübreler, antibiyotikler, daha büyük makineler ve verimi artırmaya yönelik yeni yöntemler tarımı dönüştürdü. Üretim arttı, maliyetler düştü ve market rafları hiç olmadığı kadar doldu. Ancak bu bolluğun görünmeyen bir bedeli vardı.


Kitabın iç kapağında yer alan birkaç cümle, bu dönüşümün yarattığı kaybı çarpıcı bir şekilde özetliyor:

"James çiftliği devraldığında, burası neredeyse tanınmaz haldeydi. Erkekler ve kadınlar tarlalardan kaybolmuştu. Eski taş ambarlar yıkılmıştı. Gökyüzü kuşlardan ve rüzgârla taşınan şarkılarından arınmıştı."

Bu satırlar yalnızca bir çiftliği anlatmıyor. Aslında dünyanın dört bir yanında yaşanan sessiz bir değişimi resmediyor. Verimlilik uğruna toprağın ruhundan, biyolojik çeşitlilikten ve kırsal yaşamın yavaş ritminden vazgeçişimizi anlatıyor.


Rebanks'ın kitabı, bir bakıma kaybolan bir dünyanın ağıtı. İşin, havanın, mevsimlerin ve topluluğun birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğu bir yaşam biçiminin hikâyesi. Modern tarımın sunduğu yüksek kazançlara rağmen o, zamanla dedesinin öğrettiği yöntemlere geri dönmeye karar veriyor. Çünkü bazı şeylerin değeri kâr tablolarında ölçülemiyor.


Kitabın en dokunaklı bölümleri, yaşlı çiftçilerin günün sonunda bir şöminenin etrafında toplandıkları anlardı. Eski koltuklara yerleşip çaylarını ya da biralarını yudumlarken koyun fiyatlarından, hava durumundan ve değişen dünyadan söz ederlerdi. Konuşmalarının satır aralarında ise daha büyük bir hikâye vardı: Modernitenin yavaş yavaş aşındırdığı küçük ama anlamlı bir yaşam biçiminin hikâyesi.


Sığır satışlarını, koyun kırkımını, çit tamirlerini, taş duvar inşalarını ve mevsimlik işleri konuşuyorlardı. Ellerinin nasırları, hayatlarının dürüstlüğünün bir göstergesiydi. Çalışkan, mütevazı, kendi ayakları üzerinde duran insanlardı onlar. Toprakla aralarında yalnızca ekonomik değil, duygusal bir bağ da vardı.


Bu sayfaları okurken kendimi sürekli çocukluğumdaki Garrod Çiftliği'ni düşünürken buldum.


Belki de bu yüzden Rebanks'ın anlattıkları bana bu kadar tanıdık geldi. Çünkü bazı yerler yalnızca bir mekân değildir; bir zamanın, bir yaşam anlayışının ve bir huzur hissinin taşıyıcısıdır.


Ve bazen bir kitabın sayfalarında, çoktan geride kaldığını düşündüğünüz o dünyayla yeniden karşılaşırsınız. O zaman fark edersiniz ki özlediğiniz şey sadece eski bir çiftlik değildir.


Özlediğiniz şey, kuş seslerinin hâlâ gökyüzünü doldurduğu bir dünyadır.



Seslerini Yükseltmiyorlardı Çünkü Alkış Aramıyorlardı


1970'lerin başındaki Garrod Çiftliği, James Rebanks'ın İngiltere kırsalında anlattığı çiftliklere tam olarak benzemiyordu. Yine de ikisinin ortak bir ruhu vardı: sadelik, çalışkanlık, topluluk, haysiyet ve insanın içini dinlendiren bir huzur.


Rebanks'ın kitabında eski kuşak çiftçileri anlattığı bir bölüm var ki, uzun süre aklımdan çıkmadı:


"Bu insanlar işlerine odaklanmış, çoğu zaman son derece özel ve içe dönük hayatlar yaşıyorlardı. Sesleri nadiren duyulurdu, çünkü bir dinleyici kitlesi aramıyorlardı. Kimlikleri satın alınabilecek şeylerden değil, yaptıkları işten ve yaşadıkları hayattan oluşuyordu. Eski kıyafetler giyer, yalnızca ihtiyaç duyduklarında alışveriş yaparlardı. Kredi yerine nakdi tercih eder, bozulan her şeyi tamir eder, yeniden kullanabilecekleri hiçbir şeyi atmazlardı. Hobileri bile masrafsızdı. Dostlukları işlerinin, hayvanlarının ve yaşadıkları toprağın etrafında şekillenirdi. Nadiren tatile çıkar, nadiren yeni bir araba alırlardı. Ama hayatları yalnızca çalışmaktan ibaret değildi. Toplulukla geçirilen zamanın, sohbetlerin ve doğanın sunduğu basit mutlulukların tadını çıkarırlardı. Büyükbabam bu yaşam biçimine sadece bir isim verirdi: Sessizce yaşamak."

Bu satırları okuyunca ister istemez günümüzü düşündüm.


Bugün çoğumuz günlerimizi ekranların karşısında geçiriyoruz. İşe gidip geliyor, bildirimler arasında kayboluyor, bir sonraki e-postaya, toplantıya ya da paylaşıma yetişmeye çalışıyoruz. Ne yetiştirdiğimiz yiyecekle ne de onu üreten toprakla gerçek bir bağımız kaldı. Her zamankinden daha bağlantılı görünsek de çoğu zaman kendimizi daha yalnız hissediyoruz.


Bir yanda stres, tükenmişlik ve sağlık sorunları artıyor. Öte yanda insanlar görünür olmak için yarışıyor. Çocuklar ve gençler, sessiz ve anlamlı bir yaşam sürmenin hayalini kurmak yerine sosyal medyada fark edilmenin peşine düşüyor. Şöhret, alkış ve takipçi sayıları, karakterin ve emeğin önüne geçiyor.


Bütün bunların sonucunda da birçok insan, hayatının derin bir anlamdan yoksun olduğunu hissediyor.


Elbette geçmişi kusursuz bir dönem gibi göstermemeliyiz. O eski çiftçilerin hayatı zordu. Günleri uzun, işleri yorucuydu. Hava şartları, ekonomik belirsizlikler ve fiziksel emek yaşamlarının ayrılmaz parçalarıydı.


Ancak sahip oldukları bir şey vardı ki bugün çoğumuzun özlemini çektiği türdendi: amaç duygusu.


Ne için çalıştıklarını biliyorlardı. Ortaya koydukları emeğin sonucunu gözleriyle görebiliyorlardı. Toprakla, hayvanlarla, aileleriyle ve yaşadıkları toplulukla gerçek bağlar kuruyorlardı. Günün sonunda yorgun olsalar da yaptıkları işin bir anlamı olduğunu hissediyorlardı.


Sanırım beni bu eski çiftçilerin yaşamında en çok etkileyen şey de bu.


Amaç ve sessizlik.


Amaç; insanın sabah neden uyandığını bilmesidir.


Sessizlik ise kendini sürekli kanıtlama ihtiyacı duymadan yaşayabilmektir.


Belki de modern dünyanın kaybetmeye başladığı en değerli erdemlerden biri budur: Hayatı herkesin dikkatini çekmeye çalışmadan, gösterişe ihtiyaç duymadan, anlamlı bir işin peşinde sakin ve onurlu bir şekilde yaşayabilmek.


Çünkü bazen iyi bir hayat, en çok ses getiren hayat değildir.


En iyi hayat, sessizce yaşanandır.



Amaç ve Sessiz Yaşam


Wall Street Journal'da yakın zamanda, özel dikim takım elbiseleriyle ün kazanan terzi Martin Greenfield hakkında bir ölüm ilanı yayımlandı.


Greenfield'ın hikâyesi sıra dışı olduğu kadar ilham vericiydi.


1928 yılında, o dönem Çekoslovakya sınırları içinde bulunan ve bugün Ukrayna'nın batısında yer alan bir bölgede Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Ancak çocukluğu korkunç bir trajediyle bölündü. Holokost sırasında ailesini kaybetti ve Auschwitz toplama kampına gönderildi.


Ölüm ilanında yer alan şu satırlar özellikle dikkat çekiciydi:


"Greenfield'ın ailesi Holokost sırasında yok oldu. Yetim kalan Greenfield, Auschwitz'de çamaşır yıkamakla görevlendirildi. Bir gün bir subayın gömleğini yırttı. Cezalandırıldı ve dövüldü. Daha sonra başka bir mahkûm ona yırtılan yakayı nasıl onaracağını öğretti. En karanlık koşullar altında, Greenfield'ın dikişle ilk beklenmedik tanışması gerçekleşti."

Hayatı boyunca taşıyacağı mesleğin ilk dersini, insanlık tarihinin en karanlık yerlerinden birinde almıştı.


Savaştan sonra Amerika'ya göç etti. Kimsesizdi. Yanında ne serveti ne de güçlü bağlantıları vardı. Sadece hayatta kalma iradesi ve öğrenmeye açık iki eli vardı. Bir giyim fabrikasında en alt kademede çalışmaya başladı; getir-götür işleri yaptı, yerleri süpürdü, ağır işleri üstlendi.

Fakat aynı zamanda mesleğini öğreniyordu.


Yıllar sonra kendi fabrikasını satın aldı ve ona "Martin Greenfield Clothiers" adını verdi. Dışarıdan bakıldığında sıradan görünen bir binada faaliyet gösteren bu küçük işletme, zamanla Amerika'nın en saygın özel terzilik markalarından biri hâline geldi. Greenfield, ününü reklam kampanyalarıyla değil, işçiliğiyle kazandı.


Bu hikâyeyi okurken aklıma James Rebanks geldi.


İlk bakışta bir İngiliz çiftçi ile Amerikalı bir terzinin ortak yönleri yokmuş gibi görünebilir. Ancak ikisini birbirine bağlayan önemli bir nokta vardı:


İkisi de yaşamlarında bir amaç bulmuştu.


Ve ikisi de bunu sessizce yapmıştı.


Ne biri ün peşinde koşmuştu ne de diğeri görünür olmak için çabalamıştı. Hayatlarının merkezinde yaptıkları iş vardı. Her gün aynı disiplinle kalkıyor, emek veriyor, ustalaşıyor ve geride kalıcı bir şey bırakıyorlardı.


Belki mutluluk çoğu zaman bundan ibarettir.


Büyük ideallerden, sürekli değişen heyecanlardan veya başkalarının takdirinden değil; anlamlı bir işe, faydalı bir uğraşa ve aidiyet hissine sahip olmaktan doğar.


Greenfield'ın ölüm ilanında dikkatimi çeken başka bir ayrıntı daha vardı:


"Greenfield'ın bilgisayarı ya da e-postası yoktu. İşlerini yüz yüze ya da telefonla yürütmeyi tercih ederdi. Haftanın altı günü çalışmaya devam etti ve ancak son yıllarında işi oğulları Jay ve Tod'a devretti."

Bu satırlar, günümüz dünyasında neredeyse sıra dışı görünüyor.


Benzer şekilde James Rebanks da çocuklarının çiftlikte kendisine yardım ettiğini anlatıyor. Kitabın en dokunaklı anlarından birinde, gün batımında küçük kızıyla birlikte ATV'nin üzerinde otururken gökyüzünde süzülen bir baykuşu izlediklerini anlatıyor. O sahne, bir aile mirasının yalnızca toprakla değil, hatıralarla da aktarıldığını hissettiriyor.


Belki bir gün Rebanks'ın çocukları çiftliği devralacak ve babalarının bıraktığı emaneti sürdürecekler.


Tıpkı Greenfield'ın oğullarının, babalarının yıllarca ilmek ilmek inşa ettiği terzilik mirasını yaşatmaya devam edeceği gibi.


Peki ya biz?


Biz geride ne bırakacağız?


Bir sosyal medya hesabı mı?


Bir dizi e-posta mı?


Yoksa çocuklarımıza, dostlarımıza ve çevremizdeki insanlara aktarabileceğimiz daha derin bir miras mı?


Belki de asıl soru şu:


Modern dünyanın bütün gürültüsü içinde, bize anlam veren bir amaç bulup onu sessizce sürdürebiliyor muyuz?


Çünkü iyi bir hayat her zaman dikkat çeken bir hayat değildir.


Bazen en anlamlı hayatlar, gösterişten uzak, sessizce inşa edilen hayatlardır.


:

Hepimiz Daha Büyük Bir Hikâyenin Parçasıyız


Modern dünyanın sunduğu her şeyi olduğu gibi kabul etmek zorunda mıyız?


Ekranların sürekli dikkatimizi talep ettiği, teknolojinin her boşluğu doldurduğu ve gürültünün sessizliği neredeyse tamamen ortadan kaldırdığı bir çağda yaşıyoruz. Her gün biraz daha hızlı hareket etmemiz, daha görünür olmamız ve daha fazlasını tüketmemiz gerektiği söyleniyor.

Peki gerçekten buna mecbur muyuz?


Belki modern hayatın tüm sorumluluklarından kaçamayız. İşlerimiz, faturalarımız ve günlük yükümlülüklerimiz her zaman olacak. Ancak hayatımızın içine daha fazla anlam, amaç ve huzur yerleştirmeyi seçebiliriz.


Ben bunu küçük ama değerli şeylerle yapmaya çalışıyorum.


Bir kitabın sayfalarına dalarak.


Yazarak.


Ve eşimle birlikte bahçede sessizce oturup günün yavaşlamasına izin vererek.


Çünkü çoğu zaman hayatın en önemli anları gösterişli değildir. Tam tersine, fark edilmeden geçip gidebilecek kadar sade anların içinde saklıdır.


Zamanla şunu fark ettim:


Hepimiz, kendimizden çok daha büyük bir hikâyenin parçasıyız.


Benim hayatım; benden önce gelen insanların sevgisi, emeği, fedakârlıkları ve duaları sayesinde şekillendi. Ailem bana yalnızca bir yaşam vermedi; aynı zamanda değerler, alışkanlıklar ve bir bakış açısı da miras bıraktı.


Bugün aynı mirası oğluma aktarmaya çalışıyorum.


Onunla mümkün olduğunca çok vakit geçiriyor, kitaplardan, fikirlerden ve iyi bir hayatın ne anlama geldiğinden konuşuyorum. Çünkü karakter de bilgi gibi aktarılabilir. Ama bunun için zaman gerekir. Sabır gerekir. Birlikte geçirilen sessiz anlar gerekir.


Oğlumun gelecekte olacağı insan, aslında aile hikâyemizin devam eden bir bölümüdür.

Onun dokunacağı hayatlar, ilham vereceği insanlar ve göstereceği iyilikler de bu hikâyenin bir parçası olacaktır.


Hepimiz birbirimize görünmez bağlarla bağlıyız.


Bu yüzden hayatımıza ne kadar çok amaç, anlam ve huzur katarsak, çevremizdeki insanların da kendi yollarını bulmalarına o kadar fazla katkıda bulunuruz. Sessizlik de amaç gibi bulaşıcıdır. Huzur da öyledir.


James Rebanks'ın büyükbabası, modern insanlara karşı oldukça sert bir görüşe sahipti. Ona göre insanlar giderek çocuklara benzemeye başlamıştı; özgürce oyalanıyor, eğleniyor ve dikkatlerini dağıtacak sayısız şeye sahip oluyorlardı. Fakat aynı zamanda hayatın gerçek anlamından ve gerçekten önemli olan şeylerden uzaklaşıyorlardı.


Belki bu değerlendirme biraz ağır gelebilir.


Ama şu soruyu sormaya değer:


Bunca bağlantıya rağmen neden kendimizi bu kadar kopuk hissediyoruz?


Bunca eğlenceye rağmen neden bu kadar huzursuzuz?


Bunca imkâna rağmen neden çoğu zaman hayatımızın daha anlamlı olması gerektiğini düşünüyoruz?


Belki cevap, sürekli daha fazlasını aramakta değil; zaten sahip olduğumuz şeylere daha dikkatli bakmaktadır.


Bir ailede.


Bir dostlukta.


İyi yapılan bir işte.


Toprağa, doğaya ya da bir kitaba ayrılan sessiz bir saatte.


Çünkü sonunda iyi bir yaşam, ne kadar gürültü çıkardığımızla değil; geride ne kadar anlam bıraktığımızla ölçülür.


Ve belki de gerçek erdem, modern dünyanın bütün gürültüsüne rağmen, amacını kaybetmeden sessizce yaşayabilmektir.



Sessiz Yaşamanın Erdemi


Hayatımızda gerçek bir huzur bulmak istiyorsak, bizi anlamla besleyen, amacımıza yaklaştıran ve en çok değer verdiğimiz şeylerle bağ kurmamızı sağlayan unsurlara yönelmeliyiz.


Aileye.


Dostluklara.


İnançlarımıza ve hayat anlayışımıza.


Bizi biz yapan tutkulara.


Çünkü insan yalnızca çalışarak, tüketerek ya da meşgul olarak yaşayamaz. İnsan aynı zamanda ait olmaya, bağ kurmaya ve yaptığı şeylerde anlam bulmaya ihtiyaç duyar.


Sessiz Yaşamanın Erdemi
Sessiz Yaşamanın Erdemi

James Rebanks, Pastoral Şarkı: Bir Çiftçinin Yolculuğu kitabının son bölümlerinde bunu çarpıcı bir şekilde ifade ediyor:


“Benimle bu yer arasındaki ayrım, onun bir parçası olana kadar bulanıklaşıyor ve bir gün beni buraya, bu toprağa gömdüklerinde, ömür boyu süren bir geri dönüş hikâyesi tamamlanmış olacak. ‘Ben’ ve ‘benim’ her geçen gün biraz daha aşınıyor. Modern dünya bireyi ve benliği yüceltiyor. Ama bu bazen altın bir kafese dönüşebiliyor. Oysa toprağa, küçük bir hayata ve ait olduğun yere kök salmakta başka bir özgürlük var. Gürültülü bir çağda, belki de sessiz yaşamaya çalışmak bir erdemdir.”

Bu satırları okuduğumda uzun süre düşündüm.


Belki de modern dünyanın en büyük yanılgılarından biri, sürekli daha fazlasının peşinden gitmemiz gerektiğine inanmamızdır. Daha fazla görünürlük. Daha fazla tüketim. Daha fazla başarı. Daha fazla dikkat.


Ama insan ruhu her zaman "daha fazla" ile beslenmez.


Bazen ruhun ihtiyacı olan şey daha azdır.


Daha az gürültü.


Daha az koşuşturma.


Daha az dikkat dağınıklığı.


Ve daha çok anlam.


Bu yüzden hayatımıza kontrolsüzce giren her yeni alışkanlığın, her yeni ekranın ve her yeni gürültünün bizi gerçekten daha iyi bir hayata taşıyıp taşımadığını sorgulamamız gerekir.


Ben sessiz bir yaşamın bir erdem olduğuna inanıyorum.


Bu, dünyadan çekilmek ya da hırslardan tamamen vazgeçmek demek değildir. Aksine, neyin gerçekten önemli olduğunu bilerek yaşamaktır. Hayatın merkezine gösterişi değil anlamı koymaktır.


Hepimizin bağımsız bir çiftçi ya da el yapımı takım elbiseler diken bir terzi olması gerekmiyor.

Ama hepimizin, içinde amaç bulabileceği bir toprağı vardır.


Kimimiz bunu ailesinde bulur.


Kimimiz mesleğinde.


Kimimiz bir kitapta, bir atölyede, bir bahçede, bir inançta ya da başkalarına hizmet etmenin sessiz mutluluğunda bulur.


Önemli olan, o yeri bulmak ve ona sahip çıkmaktır.


Çünkü amaç ve sessizlik bir araya geldiğinde insanın iç dünyasında tuhaf bir dönüşüm başlar. Kalp sakinleşir. Zihin berraklaşır. Hayat yeniden anlam kazanır.


Ve belki de sonunda fark ederiz ki iyi bir hayat, en çok dikkat çeken hayat değildir.

İyi bir hayat; sevdiğimiz insanlarla bağ kurduğumuz, yaptığımız işte anlam bulduğumuz ve günün sonunda iç huzuruyla başımızı yastığa koyabildiğimiz hayattır.


Böyle dünyaları bulabildiğimizde ise hayat yalnızca yaşanmış olmaz.


Gerçekten yaşanmış olur.


by John P. Wiess

Comments

Rated 0 out of 5 stars.
No ratings yet

Add a rating*

BU İÇERİĞE EMOJİ İLE TEPKİ VER

LinkedIn newsletter...

bottom of page