İşiniz Sonsuza Dek Sürecek: Emeklilikten Sonra Fark Ettiğim Bir Gerçek
- Hüseyin GÜZEL

- 9 hours ago
- 10 min read
Marilyn Monroe'nun yıllar önce söylediği şu cümleye hep takılıp kalmışımdır:
"Kariyer harika bir şeydir ama soğuk bir gecede ona sarılıp uyuyamazsınız."
Haklıydı kesinlikle.
Hiçbir makam, hiçbir unvan, hiçbir başarı; sevdiğiniz insanın omzuna başınızı koyduğunuz o sakin anın yerini dolduramazdı. Gece karanlığında ev sessizleşirken yanınızda birinin nefes alışını duymak, bütün günün yorgunluğunu birkaç saniyede silip götürebiliyordu...

Yine de bugün, emekli olmuş, yaşını almış arkadaşlarımla bir araya geldiğimizde, sohbetin yolu çoğu zaman geçmişe çıkar.
Eşlerden, çocuklardan, aileden elbette söz ederiz. Ama nedense bir süre sonra konuşmalarımız yine dönüp dolaşıp eski günlere, eski işlere, eski mücadelelere gelir.
“Hatırlıyor musun, o gün ne olmuştu?”
“Şu olaydan sonra sabaha kadar uyuyamamıştım.”
“Bizim zamanımızda işler böyle değildi…”
Bu makale için hazırladığımız podcast'i Spotify uygulamasından dinleyebilirsiniz...
Ve o anlarda arkadaşlarımın gözlerinde tanıdık bir ışık görürüm.
Geçmişte bıraktıklarını sandıkları mesleklerinden söz ederken yüzlerinde hafif bir gülümseme belirir. Sanki yıllar bir anda geriye sarılır. Saçlarına düşen aklar, yorgunluklar, geçen zaman bir anlığına kaybolur.
Çünkü insanın hayatında işi, düşündüğümüzden çok daha büyük bir yer kaplıyor.
Bir hesap yapın.
Hayatımızın önemli bir bölümünü ailemizle geçiriyoruz. Ama bunun neredeyse tamamlayıcısı kadar uzun bir zamanı da iş arkadaşlarımızla, çalışma arkadaşlarımızla, işimizin içinde geçiriyoruz.
Sabahları aynı insanları görüyoruz.
Aynı koridorlardan geçiyoruz.
Aynı masalarda oturuyor, aynı sorunlarla uğraşıyor, bazen birlikte gülüyor, bazen birlikte öfkeleniyor, bazen de yalnızca günün bitmesini bekliyoruz.
Elbette herkesin hikâyesi aynı değil.
Evden çalışanlar var. Eşiyle birlikte iş kuranlar var. Hayatını farklı biçimlerde sürdürenler var.
Ama çoğumuzun hikâyesi birbirine benzer.
Sabah evden çıkarız.
Bir işe gideriz.
Ve yıllar boyunca bunu tekrarlarız.
Ben de tam 26 yıldan fazla bir süre boyunca bunu yaptım.
Her sabah evden çıkıp, çok uzak olmayan polis merkezine giderdim.
Meslek hayatımın ilk yıllarında devriye memuruydum. Vardiyalarım sürekli değişirdi. Bazen gündüzün tamamını sokaklarda geçirirdim. Bazen de bütün gece ayakta kalır, gün doğarken eve dönerdim.
Zamanla görevim değişti.
Polis yöneticisi oldum.
Bu kez Pazartesi'den Cuma'ya kadar düzenli bir çalışma hayatım vardı. En azından kâğıt üzerinde…
Çünkü polislikte “mesai bitti” diye bir şey her zaman gerçekten bitmez.
Daha sonra polis şefi oldum.
Ve o zaman hafta sonlarının bile gerçekten bana ait olmadığını öğrendim.
Özel etkinlikler, toplantılar, telefonlar, beklenmedik sorunlar…
İş, hayatımın yalnızca bir parçası olmaktan çıkmıştı.
Hayatımın kendisine dönüşmüştü.
Bazen işimden nefret ettim.
Bunu söylemekten çekinmiyorum.
Çünkü iş beni ailemden uzaklaştırıyordu.
Bazen eve döndüğümde çocuklarımla geçirebileceğim zaman çoktan geçmiş oluyordu. Bazen yorgunluktan konuşacak hâlim kalmıyordu.
Stres vardı.
Sorumluluk vardı.
Her gün çözülmesi gereken yeni bir problem vardı.
Ve yıllar geçtikçe insanın omuzlarında biriken şeylerin ağırlığını daha fazla hissetmeye başlıyordu.
Meslek hayatımın son birkaç yılında ise kendimi sık sık emekliliği düşünürken buldum.
Bir sabah daha işe gitmek zorunda olmadığım bir hayatı hayal ediyordum.
Alarmın çalmadığı…
Telefonun beni çağırmadığı…
Kimsenin benden bir şey beklemediği…
Takvimimde toplantıların olmadığı…
Ve en önemlisi, zamanın gerçekten bana ait olduğu bir hayat.
O zaman bunun adını sadece “emeklilik” koyuyordum.
Bugün ise başka bir kelime kullanıyorum:
Özgürlük...
Çünkü insan bazen özgürlüğün ne olduğunu, onu kaybetmeden önce anlayamıyor.
Ve bazen de özgürlüğün değerini, yıllarca başkalarının zamanı üzerinde söz sahibi olduktan sonra, ilk kez kendi zamanının sahibi olduğunda fark ediyor.
“Emekli olmak, aslında ölmeye hazırlanmak demektir.”
Paul Harvey’nin bu sözü, yıllar boyunca zihnimin bir köşesinde durdu. O zamanlar ne kadar doğru olduğunu tam olarak anlayamamıştım.
Çünkü yalnız değildim.
Birlikte çalıştığım kıdemli kolluk kuvvetleri mensuplarının çoğu da emekliliği konuşuyordu.
Hepimizin kafasında aşağı yukarı aynı resim vardı.
Daha fazla aile zamanı…
Sabahları acele etmeden içilen kahveler…
Golf…
Balık tutma gezileri…
Seyahatler…
Yıllardır ertelediğimiz hobiler…
Ve en önemlisi, artık kimsenin bize nerede olmamız gerektiğini söylemediği bir hayat.
“Sabırsızlıkla bekliyorum,” derlerdi.
Ben de bunu anlardım.
Hatta bazen onları kıskanırdım.
Sonra biri emekli olurdu.
Birkaç hafta geçer, telefonum çalardı.
“Nasıl gidiyor?”
“Harika,” derdi.
“İnan bana, hayatımda verdiğim en iyi karardı.”
Bazen e-posta gönderirlerdi.
Yeni hayatlarından bahsederlerdi.
Sabahları istedikleri saatte kalktıklarını, seyahate çıktıklarını, aileleriyle daha fazla vakit geçirdiklerini anlatırlardı.
Özgürlüklerini kutlarlardı.
Ve ben onların mutluluğunu gerçekten paylaşırdım.
Ama sonra…
Telefonlar azalmaya başladı.
E-postalar seyrekleşti.
Ve bir gün, emekli olan eski meslektaşlarımdan biri yeniden polis merkezinin kapısından içeri girerdi.
Sonra bir diğeri...
Koridorlarda yürürlerdi...
Eski ofislerine uğrarlardı...
Tanıdıkları insanlarla selamlaşırlar, geçmişte birlikte çalıştıkları meslektaşlarıyla birkaç dakika sohbet ederlerdi...
Yüzlerinde hâlâ o tanıdık gülümseme olurdu...
Ama artık başka bir şey de vardı...
Sessiz bir özlem...
Bazen bize,
“Bir kahve içmeye vaktiniz var mı?” diye sorarlardı.
Ya da:
“Öğle yemeğine çıkalım mı?”
Ama çoğu zaman cevabımız değişmezdi.
“Keşke…”
“Şimdi bir toplantıya girmem gerekiyor.”
“Şu işi bitirmem lazım.”
“Bir acil çağrı var.”
“Son teslim tarihine yetişmem gerekiyor.”
“Belki gelecek hafta…”
Hepimiz bunun ne anlama geldiğini bilirdik.
Gelecek hafta muhtemelen gelmeyecekti.
Emekli arkadaşımız başını sallardı.
“Tabii, anlıyorum,” derdi.
Ve gerçekten de anlıyordu.
Çünkü yıllarca aynı hayatı yaşamıştı.
Aynı koridorlardan geçmişti.
Aynı telefonlara cevap vermişti.
Aynı aciliyet duygusuyla yaşamıştı.
Ama o an gözlerine baktığınızda başka bir şey görürdünüz.
Bir anlığına geçmişle bugün arasındaki mesafe ortadan kalkardı.
Sanki eski üniformasını yeniden giymiş gibi olurdu.
Sanki birazdan bir çağrı gelecek ve onu tekrar göreve çağıracakmış gibi…
Ama çağrı gelmezdi.
Sadece sessizlik olurdu.
Sonra gülümser, bize elini sallar ve polis merkezinin kapısından dışarı çıkardı.
Biz ise kaldığımız yerden devam ederdik.
Toplantılar…
Telefonlar…
Raporlar…
Sorunlar…
Sorumluluklar…
Ve ertesi gün yeniden aynı döngü...
Onlar ise bir zamanlar özledikleri özgürlüğe geri dönerlerdi.
Fakat artık o özgürlüğe dışarıdan bakıldığında, bana eskisinden çok farklı görünüyordu.
Çünkü yıllar sonra şunu fark etmeye başladım:
Özgür olmak, her zaman özgür hissetmek anlamına gelmiyordu.
İnsan bazen yıllarca bir şeyden kurtulmayı hayal eder.
Sonra gerçekten kurtulur.
Ve o zaman, kurtulmak istediği şeyin aslında hayatına anlam veren şeylerden biri olduğunu fark edebilir.
Belki de emekliliğin en zor tarafı buydu.
İnsan sadece işini bırakmıyordu.
Her sabah kalkması için bir sebep veren düzeni, insanları, sorumlulukları ve kendisini tanımladığı dünyayı da geride bırakıyordu.
Ve belki de asıl soru şuydu:
Yıllarca özgürlüğü bekledikten sonra, özgürlüğün içinde kendimizi nasıl bulacaktık?
Amaç ve Arkadaşlık
Çalıştığım polis departmanında siviller için oluşturulmuş bir gönüllülük programımız vardı.
İlk bakışta sıradan bir program gibi görünebilirdi.
Ama zamanla, gönüllülerimizin neden orada olduğunu daha iyi anlamaya başladım.
Çoğunun yaşı ilerlemişti.
Emekliydiler.
Hayatlarının büyük bir bölümünü çalışarak geçirmişlerdi.
Artık çalışmak zorunda değillerdi.
Ama yine de her sabah evlerinden çıkıp polis merkezinin yolunu tutuyorlardı.
Çünkü hâlâ yapacak bir şeyleri olsun istiyorlardı.
Hâlâ birilerinin onlara ihtiyacı olduğunu hissetmek istiyorlardı.
Ve bizden ne iş gelirse yapıyorlardı.
Bazıları polis araçlarındaki ekipmanların temizlenmesine ve bakımına yardım ediyordu.
Bazıları yıllar öncesine ait polis raporlarını ve dosyalarını tek tek tarayıp bilgisayar sistemine aktarıyordu.
Bazıları ise özel etkinliklerde görev alıyor, organizasyonların sorunsuz ilerlemesine yardımcı oluyordu.
Gösterişli işler değildi bunlar.
Gazetelerde haber olacak işler hiç değildi.
Ama önemliydiler.
Çünkü bir şeyin parçasıydılar.
Her yıl gönüllülerimizin emeklerini kutlamak için bir ödül yemeği düzenlerdik.
Onlara teşekkür eder, yaptıkları işleri anlatır ve küçük ödüller verirdik.
Elbette bundan memnun olurlardı.
Bir teşekkür duymak, yaptığınız işin fark edildiğini bilmek güzeldir.
Ama yıllar içinde şunu fark ettim:
Onları oraya getiren şey ödüller değildi.
Asıl aradıkları başka bir şeydi.
Amaç.
Ve arkadaşlık...
İki basit kelime.
Ama insan hayatında düşündüğümüzden çok daha büyük bir yere sahipler.
Çalışırken bunun farkına varmak kolay değil. Çünkü çalışırken sürekli bir sonraki işe koşarız.
Bir sonraki toplantı…
Bir sonraki telefon…
Bir sonraki problem…
Bir sonraki son teslim tarihi…
İşin stresine, sorumluluklarına ve günlük koşuşturmasına öylesine kapılırız ki, aslında bütün bunların bize başka bir şey de verdiğini göremeyiz.
Bir amaç duygusu...
Ve insanlarla kurduğumuz bağlar...
İş yerinde birlikte geçirilen o küçük anları düşünün.
Koridorda ayaküstü yapılan birkaç dakikalık sohbetleri…
Kimsenin komik bulmadığı ama ekipteki herkesin güldüğü o saçma esprileri…
Zor bir günün sonunda birbirimize bakıp sadece,
“Bugün de atlattık.” dediğimiz anları…
Bunların hiçbiri iş tanımımızda yazmaz.
Ama belki de iş hayatımızın en değerli parçalarıdır.
Çünkü insan yalnızca yaptığı işle yaşamaz.
Birlikte yaptığı insanlarla yaşar.
Bir ekibin parçası olduğunuzda, yalnızca maaş kazanmazsınız.
Birlikte mücadele ettiğiniz insanlar olur.
Birlikte kazandığınız başarılar olur.
Birlikte atlattığınız zor günler olur.
Ve yıllar sonra geriye dönüp baktığınızda, çoğu zaman hatırladığınız şey işin kendisi değildir.
Kimin yanınızda olduğu olur.
Emniyet Şefi olarak görev yaptığım yıllarda, meslektaşlarımın ve astlarımın başarılarını kutlamaktan büyük keyif aldım.
Birinin zor bir görevi başarıyla tamamlamasını görmek…
Bir ekibin birlikte çözdüğü karmaşık bir sorunun ardından yüzlerindeki rahatlamayı görmek…
Bir personelin kendisini geliştirdiğini ve ilerlediğini görmek…
Bunlar bana hiçbir maaşın ya da makamın veremeyeceği bir tatmin duygusu veriyordu.
Çünkü mesele para değildi.
Makam değildi.
Statü değildi.
Mesele, bir şeyin parçası olmaktı.
Birilerine faydalı olmaktı.
Birlikte mücadele etmekti.
Ve günün sonunda, yaptığınız şeyin bir anlamı olduğunu bilmekti...

Amaç ve arkadaşlık.
Belki de çalışma hayatımız boyunca en çok sahip olduğumuz, fakat en az fark ettiğimiz iki şey bunlardı.
Ve belki de emeklilikte en çok özlediğimiz şeyler de yine bunlar olacaktı.
Çünkü insan işinden emekli olabilir.
Ama insanın bir amaca duyduğu ihtiyaçtan emekli olması mümkün değildir.
Arkadaşlığa duyduğu ihtiyaçtan da…
Ve belki de asıl mesele buydu:
Özgürlük, hiçbir şey yapmak zorunda olmamak değildi.
Özgürlük, yapmak istediğiniz ve anlamlı bulduğunuz bir şeyi seçebilmektir.
Oradaki Çalışmalarınız Sonsuza Dek Sürecek
Şüphesiz, eşlerimiz ve ailelerimiz bize hayattaki en derin amaç duygularından birini ve en güçlü arkadaşlıkları sunar.
Onların hayatımızdaki yeri tartışılmaz.
Ama kariyerimizin bize sunduğu amaç ve arkadaşlık biraz farklıdır.
Çünkü iş hayatında karşımıza çıkan insanlar, bizi sevdiklerimizin bizi zorlamadığı şekillerde zorlayabilir.
Bize hesap sorabilirler.
Eksiklerimizi gösterebilirler.
Bazen duymak istemediğimiz şeyleri söyleyebilirler.
Ve belki de en önemlisi, kendi başımıza göremediğimiz bir şeyi bize gösterebilirler.
İyi bir meslektaş yalnızca yanınızda çalışan kişi değildir.
Bazen öğretmeninizdir.
Bazen aynanızdır.
Bazen de daha iyi bir insan olmanız için sizi rahatsız eden o sestir.
Kariyerim boyunca bunu defalarca yaşadım.
Polislik beni konfor alanımın dışına çıkmaya zorladı.
Zor durumlarla yüzleşmeyi öğrendim.
Bilmediğim şeyleri öğrenmek zorunda kaldım.
Becerilerimi geliştirdim.
Kendi eksikliklerimle yüzleştim.
Ve en önemlisi, birbirinden tamamen farklı insanlarla aynı hedef doğrultusunda çalışmayı öğrendim.
Aile ilişkilerimizde elbette büyürüz.
Ama iş ilişkilerimizde de büyürüz.
Çünkü hayatımızın önemli bir bölümünü birlikte geçirdiğimiz insanlar, bizi farkında olmadığımız şekillerde değiştirir.
Idowu Koyenikan bunu çok güzel ifade ediyor:
“İş yerindeki zamanınız geçici olsa da, yeterince iyi bir iş yaparsanız, oradaki çalışmalarınız sonsuza dek sürecektir.”
İlk duyduğunuzda kulağa fazla iddialı gelebilir.
Sonuçta hepimiz değiştirilebiliriz.
Bir gün emekli oluruz.
Yerimize başka biri gelir.
Yeni insanlar işe alınır.
Yeni yöneticiler göreve başlar.
Bizim kullandığımız ofisler başkalarının ofisleri olur.
Bizim oturduğumuz sandalyelere başkaları oturur.
Ve kötümser biri şöyle diyebilir:
“Birkaç yıl sonra kimse seni hatırlamayacak.”
Belki de haklıdır.
Ama önemli olan her zaman hatırlanmak değildir.
Çünkü yaptığımız en değerli işler çoğu zaman yüzeyde görünmez.
Bir genç meslektaşınıza verdiğiniz küçük bir tavsiye…
Birinin zor bir gününde ona gösterdiğiniz sabır…
Bir çalışanın kendisine güvenmesini sağlayan tek bir cümle…
Birine öğrettiğiniz bir beceri…
Bunların hiçbirinin kaydı tutulmayabilir.
İsminiz hiçbir yerde yazmayabilir.
Ama o insan hayatına devam eder.
Ve bir gün, belki yıllar sonra, sizin ona öğrettiğiniz şeyi başka birine öğretir.
İşte o zaman yaptığınız iş yaşamaya devam eder.
Ama etkiniz oradadır.
Bir başka insanın kararında…
Bir ailenin hayatında…
Bir kurumun kültüründe…
Toplumun biraz daha iyi hâle gelmesinde…
Bazen de, eğer yeterince şanslıysanız, sizi hatırlayan biri çıkar karşınıza.
Bu yılın başlarında böyle bir telefon aldım.
Eskiden polis departmanımızda görev yapan bir dedektif aradı.
Yetenekli bir polis memuruydu.
Bir süre sonra teşkilattan ayrılmış ve bölge savcılığı bünyesinde soruşturmacı olarak çalışmaya başlamıştı.
Sohbet ederken bana, yıllar önce verdiğim bir tavsiyeyi hatırladığını söyledi.
Ona ileri bir eğitim almasını önermiştim.
Yüksek lisans yapmasını…
Kendini geliştirmeye devam etmesini…
Öğrenmenin okul bittiğinde sona ermediğini anlamasını…
Bunun benim için sıradan bir tavsiye olduğunu düşünmüştüm.
Belki o gün söylediğim birkaç cümleydi sadece.
Ama o cümleler onda kalmış.
Bana, hem benim hem de departmanımızdaki bir kaptanın yüksek lisans derecesine sahip olmasından etkilendiğini söyledi.
Bizim yaşam boyu öğrenmeye ve eğitime verdiğimiz önemin ona ilham verdiğini anlattı.
Sonra söylediği şeyi duyduğumda bir an duraksadım.
Doktora yapmıştı.
Tezini başarıyla savunmuştu.
Artık doktor unvanına sahipti.
Ve şimdi, bölge savcılığındaki görevinden emekli olup hayatının bir sonraki bölümüne geçmeye hazırlanıyordu.
Tam zamanlı öğretmenlik yapmak istiyordu.
Bir zamanlar benim ona verdiğim küçük bir tavsiyeyi almış, kendi yoluna çevirmiş ve yıllar sonra bana geri getirmişti.
İşte o anda, kariyerin gerçek mirasının ne olduğunu bir kez daha düşündüm.
Belki yaptığımız işler bir gün unutulacak.
Belki makamlarımızın isimleri değişecek.
Belki ofislerimizde bizi hiç tanımayan insanlar çalışacak.
Ama bir insanın hayatına dokunduysak…
Birinin daha ileri gitmesine yardım ettiysek…
Birinin kendisine inanmasını sağladıysak…
Yaptığımız iş gerçekten de bizden sonra yaşamaya devam eder.

Ve bazen, yıllar sonra bir telefon gelir.
Karşınızdaki kişi size,
“Bana söylediğiniz şeyi yaptım.”der.
İşte o an anlarsınız.
Belki işinizden emekli olabilirsiniz.
Ama yaptığınız iyi işlerden emekli olamazsınız.
Çünkü insanın gerçek mirası, arkasında bıraktığı unvan değil…
başkalarının hayatında bıraktığı izdir.
Bir iş arkadaşının başarısında küçücük de olsa bir rol oynadığınızı bilmek ise…
Bundan daha büyük bir mutluluk düşünmek gerçekten zor.
Huzur, Anlam ve Güzellik
Geçtiğimiz günlerde Mükemmel Günler adında güzel bir film izledim.
Sessiz bir film.
Büyük olayların, büyük çatışmaların peşinden koşmayan bir film.
Ama belki de tam da bu yüzden uzun süre aklımdan çıkmadı.
Film, Tokyo'da umumi tuvaletleri temizleyen Hirayama adında bir adamın hayatını anlatıyor.
Şimdi, bazı insanlar böyle bir işi küçümseyebilir.
“Bütün gün tuvalet temizlemek mi?”
Ama bence bunu söyleyenler önemli bir şeyi kaçırıyor.
Babamın yıllar önce söylediği bir cümle aklıma geliyor:
“Her işte bir onur vardır.”
Hirayama da yaptığı işte bu onuru görüyor.
İşe erken geliyor.
Görevini ciddiye alıyor.
Tuvaletleri yalnızca temizlemiyor; işini olması gerektiği gibi, özenle yapıyor.
Birileri tuvaleti kullanmak için geldiğinde kenara çekiliyor ve işini bırakıp onların geçmesini bekliyor.
Kimse onu alkışlamıyor.
Kimse ona madalya vermiyor.
Kimse,
“Bugün harika bir iş çıkardın,” demiyor.
Ama o yine de işini yapıyor.
Çünkü yaptığı işin önemli olduğunu biliyor.
Öğle molasında yemeğini yiyor.
Sonra parka gidiyor.
Ağaçlara bakıyor.
Ve o ağaçların siyah beyaz fotoğraflarını çekiyor.
İşten sonra küçük bonsai ağaçlarıyla ilgileniyor.
Eski müzik kasetlerini dinliyor.
Bazen de kendisini tanıyan insanların olduğu küçük, mütevazı restoranlara gidiyor.
Orada karşılanıyor.
Tanınıyor.
Birileri onun geldiğini fark ediyor.
Belki hayatı dışarıdan bakıldığında çok sade.
Hatta bazılarına göre sıradan.
Ama biraz daha yakından baktığınızda başka bir şey görüyorsunuz.
Hirayama'nın hayatında amaç var.
Ve arkadaşlık var.
Bir gün sokakta kaybolmuş küçük bir çocuk görüyor.
Çocuğa yardım ediyor.
Annesini bulmaya çalışıyor.
Sonunda annesine ulaşıyor.
Anne çocuğunun elinden tutuyor, onu azarlıyor ve Hirayama'ya doğru düzgün teşekkür bile etmeden uzaklaşıyor.
Hirayama'nın yaptığı iyilik için bir ödül yok.
Bir teşekkür yok.
Bir alkış yok.
Sonra çocuk bir an duruyor.
Arkasına dönüyor.
Ve Hirayama'ya el sallıyor.
Hirayama da gülümsüyor.
İşte o küçücük an, filmin bütün hikâyesini anlatıyor gibi.
Çünkü bazen yaptığımız iyiliklerin karşılığını dünyadan alamayız.
Bazen kimse fark etmez.
Bazen teşekkür bile edilmez.
Ama bu, yaptığımız şeyin değerini azaltmaz.
Hirayama'nın işi belki dünyanın en görünür işi değil.
Ama yaptığı iş sayesinde insanlar temiz, güvenli ve düzenli bir ortam kullanıyor.
O, toplumun görünmeyen parçalarından birine katkıda bulunuyor.
Ve bunu yaparken çevresindeki dünyayı fark ediyor.
Ağaçları…
Müziği…
İnsanları…
Küçük anları…
Sessiz güzellikleri…
Belki de hayatın sırrı tam burada.
Huzur.
Anlam.
Güzellik.
Üç basit kelime.
Ama insan hayatını değiştirebilecek kadar güçlü.
Eğer hâlâ çalışma hayatındaysanız, işinizin yalnızca sizi yoran taraflarına bakmayın.
İşinizde huzur bulabileceğiniz küçük anları arayın.
Yaptığınız işin başkalarına nasıl katkı sağladığını düşünün.
Sizi zorlayan iş arkadaşlarınızı yalnızca birer meslektaş olarak görmeyin.
Belki onlar sizi daha iyi bir insan olmaya zorlayan insanlardır.
Belki yıllar sonra hatırlayacağınız en güzel anılar, tamamladığınız projelerden değil, birlikte güldüğünüz insanlardan gelecektir.
Ve bir gün emeklilik geldiğinde…
Elbette tadını çıkarın.
Ailenizle daha fazla zaman geçirin.
Seyahat edin.
Dinlenin.
Yıllardır ertelediğiniz şeyleri yapın.
Özgürlüğün tadını çıkarın.
Ama bir süre sonra özgürlüğün yeniliği azaldığında şaşırmayın.
Çünkü insan yalnızca özgür olmak istemez.
Bir şeye ait olmak ister.
Bir amaca sahip olmak ister.
Birilerine faydalı olmak ister.
Birilerinin hayatına dokunmak ister.
İşte o zaman yeni bir yol arayın.
Belki yeni bir kariyer.
Belki yarı zamanlı bir iş.
Belki yıllardır öğrenmek istediğiniz bir şey.
Belki bir gönüllülük çalışması.
Belki de yalnızca çevrenizdeki insanlara yardım etmek.
Ne olduğu o kadar önemli değil.
Önemli olan vazgeçmemek.
Paul Harvey'in,
“Emekli olmak, ölmeye hazırlanmak demektir.” sözünü hayatınızın gerçeği hâline getirmeyin.
Çünkü emeklilik hayatın sonu değildir.
Sadece bir bölümün sonudur.
Önünüzde hâlâ yaşayabileceğiniz günler var.
Tanıyabileceğiniz insanlar var.
Öğrenebileceğiniz şeyler var.
Katkıda bulunabileceğiniz hayatlar var.
Ve fark edebileceğiniz güzellikler var.
Belki bir parkta gördüğünüz bir ağaçta.
Belki eski bir şarkıda.
Belki bir yabancının gülümsemesinde.
Belki size teşekkür etmeyen bir insanın arkasını dönüp el sallayan çocuğunda.
Dünya hâlâ huzurla dolu.
Anlamla dolu.
Güzellikle dolu.
Sadece biraz yavaşlamak ve onları fark etmek gerekiyor.
Bu yüzden kendinize bir amaç bulun.
Arkadaşlıklar kurun.
Bir şeylere katkıda bulunun.
Başkalarını cesaretlendirin.
Birinin gününü güzelleştirin.
Birini gülümsetin.
Çünkü sonunda geriye ne kadar para kazandığımızdan, hangi makamda oturduğumuzdan ya da kaç yıl çalıştığımızdan çok daha önemli bir şey kalacak:
Dokunduğumuz hayatlar.
Ve belki de gerçekten iyi yaşanmış bir hayatın en güzel tanımı budur:
Dünyadan geçerken onu, bıraktığımızdan biraz daha güzel bırakmak.
Yeterince iyi bir iş yaparsanız, eseriniz sonsuza dek sürecektir.
(Bu makalenin orjinali ilk olarak burada yayınlandı)






Comments