top of page
  • Beyaz LinkedIn Simge
  • Beyaz Facebook Simge
  • next-logo_edited_edited
<< 1 - 2 - 3 - 4 - 5 - 6 - 7 - 8 - 9 - 10 - >>

Blog Posts

Geçici Sandıklarınız Hayatınızda Kalıcı İzler Bırakır

Asıl olan, yaşananın özü değil, bizde bıraktığı izdir…


Bazı insanlar vardır; bir sabah sessizce uzaklara giderler. Kalabalığın gürültüsünden, geleneklerin görünmez kurallarından, başkalarının onlar adına biçtiği hayatlardan çekilip çıkarlar. Gidişleri bir kaçış gibi görünür; oysa aslında bir arayıştır bu. İçlerinde durulmayan bir şeyi sakinleştirmek, eksik kalan ya da çoktan unutulmuş bir parçayı yeniden bulmak için giderler.


"What Doesn't Last Is More Important Than You Think" by John P. Weiss
"What Doesn't Last Is More Important Than You Think" by John P. Weiss

Dışarıdan bakıldığında yalnız sanılırlar. Ama değillerdir.


Ben de çocuktum o zamanlar. Ne aradığımı bilmeden, kelimelere dökmeden ormana kaçardım. Adımlarım beni hep aynı yere götürürdü: kıvrılarak ilerleyen geyik patikalarına, gökyüzüne uzanan meşe ağaçlarına, kuş seslerinin sessizlikle karıştığı o derin dinginliğe.


Bir gün, yamaçtaki en sevdiğim meşe ağacında derme çatma bir ağaç evi kurdum. Tahtalar eğriydi, çiviler yamuktu ama benimdi. Sonra daha da yukarı tırmanmayı öğrendim. Dal dal ilerledim; ağacın gövdesi genişledi, kolları beni saracak kadar açıldı. Ağaç evi geride bırakıp ağacın kalbine ulaştım.


Yaprakların arasında, yüksekte bir yerde, ağaç rüzgârla birlikte hafifçe salınırdı. Ben de… Kollarında sallanan bir bebek gibi, güvende hissederdim. Aşağıda bazen bir dişi geyik belirirdi; yavrusuyla sessizce geçerdi patikalardan. Sincaplar beni fark eder, merakla başlarını eğip dalların arasından izlerdi. Çalı kargalarının boğuk sesleri, tiz çığlıkları ve ani kanat çırpışları ağaç tepelerinde yankılanırdı.


Orası benim yuvamdı. Gizli, sessiz ve sadece bana ait. Saatlerce otururdum; güneş ışığının dalların arasından süzülerek yüzüme dokunuşunu hisseder, yaprakların ışıkla dans edişini izlerdim. Zaman orada yavaşlardı. Hatta bazen tamamen durur gibi olurdu.


Ve bir şey vardı… Dalların, gövdenin, yaprakların ötesinde bir şey. O anlarda beni tutan, saran, susturan bir güç. O zamanlar adını koymazdım; bilmiyordum. Şimdi dönüp baktığımda Tanrı’ya benziyordu.


O sessiz anlarda dışarıdan bakıldığında hiçbir şey olmamıştı. Geride bir iz kalmazdı. Fotoğrafı yoktu, tanığı yoktu, kanıtı yoktu. Ama ben oradan kalkmak istemezdim. Çünkü orada, görünmeyen bir şey olurdu.


Ve zaman geçip her şey değiştiğinde anladım şunu:


Kalıcı olmayan şey, sandığınızdan çok daha önemlidir.

Bu makale için hazırladığımız podcast'i Spotify uygulamasından dinleyebilirsiniz...



Geçenlerde bir kitap okudum. Kitabın sayfaları ilerledikçe, gürültü biraz daha azaldı. Kelimeler sessizleşti. Guy Stagg, İç Dünya adını verdiği bu kitapta, kalabalığın dışına çıkan insanları anlatıyordu; geri çekilenleri, uzaklaşanları, görünür hayattan bilinçli olarak adım atanları.

Üç isim vardı kitapta. Birbirlerinden çok farklı, ama aynı sessiz arayışta birleşen üç insan: Ludwig Wittgenstein, David Jones ve Simone Weil. Her biri, dünyanın onlardan beklediklerinden uzak, daha az talep edilen yerlere çekilmişti. Manastırlara, dini evlere, neredeyse unutulmuş coğrafyalara. Oralara kaçmak için değil; hayatın sesini, kimse dokunmadan dinleyebilmek için gitmişlerdi.


Hayat onları hayal kırıklığına uğratmamıştı. Asıl mesele buydu. Onları uzaklaştıran şey, hayatın kendisi değil; hayatın durmaksızın araya giren gürültüsüydü. Sessizlikte, müdahalesiz bir yerde, “var olmak” ne demek, onu anlamak istiyorlardı.


Bazı insanların içinde böyle bir açlık vardır. Kalabalıkla bastırılamayan bir açlık. Ya da kalabalık arttıkça daha da kanayan eski yaralar. O noktada geriye tek bir yol kalır: geri çekilmek. Sessizliğin anlayışa dönüşebileceği bir yer bulmak. Bir ormanın içinde kaybolan dar bir geyik patikası gibi, insanı bambaşka bir açıklığa çıkaran bir yol.


The World Within - Guy Stagg
The World Within - Guy Stagg

Wittgenstein bu yolu Norveç’te bulmuştu. Skjolden yakınlarında, Eidsvatnet Gölü’nün kıyısında, küçük bir ahşap kulübede. Kimsenin onu rahatsız etmediği, düşüncenin yavaşladığı bir yerde. Defterlerini orada doldurmuş, cümlelerini orada tartmıştı. Dağların yamaçlarına örtü gibi serilen ormanlar, çam dallarının kadifemsi dokusu, fiyortların çamurlu sudan turkuaza, oradan koyu yeşile dönen yüzeyi… Kulübe, sanki bir sel sonrası kıyıya vurmuş bir gemi gibi, gölün üzerinde dengede duruyordu.


Wittgenstein hayatı boyunca beş kez oraya döndü. Bazen tamamen yalnız kaldı. Ama yalnızlık onun için bir eksiklik değildi. Felsefi içgörünün, ahlaki gelişimden ayrı düşünülemeyeceğine inanıyordu. Kendine inmeyen birinin derinine de yazamayacağını söylüyordu. Defterleri bunu açıkça fısıldıyordu.


David Jones’un hikâyesi ise biraz daha karanlıktı.


O, dünyayı ardında bırakmak değil; ondan saklanmak istiyordu. Birinci Dünya Savaşı’nda Somme ve Passchendaele’de gördükleri, onda kolay kolay kapanmayacak yaralar bırakmıştı. Sessizlik onun için bir lüks değil, bir ihtiyaçtı. Sığınağını Galler açıklarındaki Caldey Adası’nda, bir Benediktin manastırında buldu.


Orada, taş duvarlar arasında ve ağır sessizlikte, resim yapabiliyordu. Şiir yazabiliyordu. En mutlu olduğu zamanlar da oraya aitti. Adadan ayrılsa bile ada onu hiç terk etmedi. Hayatı boyunca evlenmedi, bir eve sahip olmadı. Yanında tuttukları birkaç eşyadan ibaretti dünyası.


Onun gerçek sığınağı sanattı. Her şeyini ona verdi. Bir gün Igor Stravinsky onu Londra’daki daracık stüdyo dairesinde ziyaret etti. Eşyalar, savaş zamanı ranzalar gibi yatağın yanına dizilmişti. Duvarlar resimlerle doluydu. Stravinsky birini satın almak istedi; Jones reddetti. Ziyaret sonrası bir arkadaşına, “Az önce kutsal bir adamın huzurundaydım,” dedi.

Ve sonra Simone Weil vardı.


Stagg’ın neredeyse bir şehit gibi anlattığı Simone Weil. Sessizliği yalnızca dinlenmek için değil, acıyı bilinçli olarak kucaklamak için seçmişti. Saint‑Pierre de Solesmes Manastırı’nda, dikkati bir dua biçimi olarak yaşamaya çalıştı. Gerçekliğe ve başkalarının acılarına tam bir dikkatle bakmayı öğrendi.


Weil’e göre benlik tamamen yok olmazdı; ama susturulabilirdi. Ve o sustuğunda, daha derin, daha gerçek bir şey konuşmaya başlardı. Bu çağın sevdiği bir fikir değil bu. Bize sürekli daha fazlası öğretilir: daha görünür ol, daha çok sahip ol, daha çok talep et. Weil ise tersine döndü. Daha aza yöneldi.


Ve işin garibi, bu azlıkta bir ferahlık vardı.Daha azın, bazen gerçekten daha çok olduğu bilgeliği.



San Francisco’daydım. Şehrin yokuşlu sokaklarından birinde, bisiklet taksinin arka koltuğunda yan yana oturan iki adam dikkatimi çekti. Rüzgâr yüzlerine vuruyor, şehir etraflarından akıp gidiyordu. Şoför dönüp gülümsedi ve “Fotoğraf çekebilirsiniz ama telefonlarınızı düşürmeyin,” dedi.


Adamlardan biri güldü. “Çekmeyeceğiz,” dedi. “Dikkatimiz dağılmasın istiyoruz.”Sadece orada olmak, o anda kalmak istiyorlardı.


Ne kadar nadir bir tercih olduğunu o an fark ettim.


Bize her şeyi tutmayı öğretiyorlar. Kaydetmeyi, saklamayı, depolamayı. Sonra da dönüp tekrar bakabileceğimiz anlardan bir hayat kurmayı. Ama bazı anlar farklıdır. Kalıcı olmak için var olmazlar. Amaçları yalnızca yaşanmak, tam ortasında soluk alabilmektir. Ve tuhaf bir şekilde, bizimle kalan da bu olur: görüntüsü değil, hissi. Taşınan bir duygu gibi, bedende kalan bir iz gibi.


Birden Andy Goldsworthy geldi aklıma. Doğada bulduğu şeylerle çalışan sanatçı. Yapraklarla, taşlarla, buzla, dallarla işler kurar ve sonra onları orada bırakır. Rüzgâr alır götürür. Su dağıtır. Tıpkı çocukken yaptığımız kumdan kaleler gibi. Eserin sürmesi gerekmez. Yapılması, görülmesi ve sonra dünyaya geri verilmesi yeterlidir.


Bu bir kayıp değildir. Tam tersine.


Guy Stagg’ın anlattığı o insanlar bunu çoktan anlamıştı. Dünyanın sunacak bir şeyi kalmadığı için değil, dünyayla daha az araya girerek karşılaşmak istedikleri için çekilmişlerdi geri. Sessizlikte, müdahalesiz bir karşılaşmanın mümkün olduğunu biliyorlardı.


Elbette çoğumuz bu kadar uzağa gitmeyeceğiz. Manastırlara kapanmayacağız, hayatlarımızı kökten geride bırakmayacağız. Ama daha küçük yollar var.


Plansız bir yürüyüş. Kimseye anlatılmayacak, gösterilecek hiçbir şey bırakmayan sessiz bir saat. Fotoğrafını çekmeden, tutmaya çalışmadan, “yeterli” diyebildiğiniz bir an.

Küçük şeyler bunlar. Ama insanın içinde bir yeri değiştiriyorlar.


Zihnimde bazen çocukken sallandığım o ağaca dönüyorum. Bazen de San Francisco sokaklarında fotoğraf çekmemeyi seçen o iki adama. Ağaç bir gün devrilecek. Ben de. Sokaklar değişecek. O an tekrar yaşanmayacak.


Ama geriye kalan şey bu değil zaten.


Kalan, bir anın kesintisiz ve dolu dolu yaşanmış olması.Kayıt altına alınmamış, saklanmamış ama hissedilmiş olması.


Yeterliydi.


Kalıcı değildi.


İşte bu yüzden önemliydi.


by John P. Weiss

1 Comment

Rated 0 out of 5 stars.
No ratings yet

Add a rating*
adem
5 hours ago
Rated 5 out of 5 stars.

harika bir içerik ve anlatım, teşekkürler :)

Like

BU İÇERİĞE EMOJİ İLE TEPKİ VER

LinkedIn newsletter...

bottom of page