top of page
  • Beyaz LinkedIn Simge
  • Beyaz Facebook Simge
  • next-logo_edited_edited
<< 1 - 2 - 3 - 4 - 5 - 6 - 7 - 8 - 9 - 10 - >>

Blog Posts

İnsanları ‘İkna Etmeye’ Çalışmayı Bırakın

Gitmeye karar vermiş birini kalmaya ikna etmek, mevcut enerjinizin en büyük israfıdır. Geçenlerde mali danışman bir arkadaşımla konuşuyordum; 90 kişilik şirketinde bir çalışanı kalmaya razı etmek için ne kadar büyük bir çaba sarf ettiğini anlattı. Son iki yıldır herkesin boğuştuğu o işgücü sıkıntısının paniğiyle, enerjisini yanlış yere harcıyordu.


Oysa birini 'ikna ederek' yanınızda tuttuğunuzda, sadece fiziksel varlığını bir süreliğine ertelersiniz; zihnini ve kalbini değil. Enerjinizi zaten orada olanlara, sizinle yürümek isteyenlere harcamak yerine, gitmekte olanı tutmaya çalışmak, verimliliğinizi dipsiz bir kuyuya atmaktır.


Arkadaşımın çalışanı, yüksek tempolu özel sektörden ayrılıp düşük yoğunluklu bir devlet işine geçmek istiyordu. Artık dinamik bir ortam, baskı ve koşturmaca istemiyordu. Arkadaşımın sorusu ise aslında bir çaresizlik nidasıydı: '


Bunu önlemek için ne yapabilirim?'


Cevap basit ama kabullenmesi zor: Hiçbir şey. İnsanları, artık ruhlarının ait olmadığı bir yerde kalmaya ikna edemezsiniz. Üç ay sonra 'yapamıyorum' diyerek istifa eden o danışman gibi; kapasitesi yetmediğinden değil, oraya ait olmadığını bildiğinden giderler. Eğer insanları hiçbir şeye ikna edemiyorsak, o zaman enerjimizi nereye harcamalıyız?



İnsanları oldukları gibi kabul etmek

Birini 'ikna etmeye' çalıştığımızda —ister bir çalışan olsun ister bir hayat arkadaşı— aslında gizliden gizliye o kişiyi kendi ihtiyaçlarımıza göre yeniden şekillendirmekten bahsederiz. Çünkü o kişi zaten aradığımız kişi olsaydı, onu ikna etmemize gerek kalmazdı.


Ancak insanları değiştirmeye çalışmak, hayatın en büyük zaman israfıdır. İnsanlar elbette değişebilir ve gelişebilir; ancak bu, dışarıdan gelen bir zorlamayla değil, sadece içeriden gelen bir kararla mümkündür. Hepimizin kendine has bir karakteri ve güçlü yönleri var. Sorun şu ki; ne biz karşımızdakini birkaç konuşmada tanıyabiliriz, ne de insanların çoğu kendilerini gerçekten tanır. Çoğu insan neyi sevdiğini veya hangi yetenekle doğduğunu bilmeden yaşar. Bu yüzden birini değiştirmeye değil, kim olduğunu anlamaya vakit ayırmak gerekir.


Başarı sadece bir 'çaba' meselesi mi, yoksa kodlarımızda mı saklı? Duke Üniversitesi’nden Prof. Daniel Belsky’nin araştırması, sarsıcı bir gerçeğe işaret ediyor: Genlerimiz, geleceğimizin mimarı olabilir. Araştırmaya göre, belirli genetik varyantları taşıyan çocuklar sadece okulda başarılı olmuyor; gelişimsel basamakları daha erken tırmanıyor ve ergenlikte çok daha yüksek hedeflere kilitleniyorlar.


Bu 'genetik avantaj', yetişkinlikte bir kartopu etkisine dönüşüyor. Bu bireyler daha prestijli işlere ulaşıyor, daha yüksek gelir elde ediyor ve hatta finansal yönetimde daha etkili oluyorlar. Daha iyi eşler seçiyor, sosyal ve coğrafi olarak daha mobil bir hayat sürüyorlar. Kısacası genetik mirasımız; sadece zekâmızı değil, parayı nasıl yönettiğimizden kiminle evlendiğimize kadar tüm hayat yolculuğumuzu sessizce şekillendiriyor.


Bu blog yazısı için hazırladığımız podcast'i Spotify uygulamasından dinleyebilirsiniz..



Ancak başarıyı sadece DNA’ya indirgemek büyük bir yanılgı olur; Belsky de bunun farkında. Ben bir 'başarı geni' olduğuna değil, 'doğal eğilimlerin' gücüne inanıyorum. Bazı insanlar doğuştan liderlik vasfıyla parlar, bazıları ise rakamların veya tasarımların gizli dilini çözmek için yaratılmıştır.


Asıl trajedi ise toplumun bizi sadece geçimimizi sağlamak için herhangi bir kalıba girmeye zorlamasında başlar. Bu baskı, potansiyelini hiç tanımayan mutsuz profesyoneller ordusu yaratır. Üstelik mesele sadece yetenek de değil; biyolojik bir direnç meselesi. Bazılarımız stres altında devleşirken, bazılarımız aynı baskı altında nefessiz kalır. Kendimizi ve başkalarını yanlış alanlarda zorlamak, doğaya karşı verilen beyhude bir savaştır.


Hızlı tempolu ve adrenalin dolu bir ortamdan beslenen birini, saatlerce tek başına kalması gereken bir yazar olmaya ikna edebilir misiniz? Gazeteci çevikliğine ihtiyaç duymayan, kendi içine dönük bir yazarlık süreci, bu kişi için bir hapishaneden farksızdır. Bunun tersi de geçerlidir: Net kurallar ve yapı içinde parlayan bir zihin, her an rotanın değiştiği kaotik bir sektörde asla tam potansiyeline ulaşamaz.


Görüyorsunuz ya; mesele insanları birbirine 'ikna etmek' değil, birbirine 'uygun' insanları bulmaktır. İş birliği ve ekip kurmak, insanları kendi kalıplarınıza girmeleri için zorlamak değildir. Eğer zamanınızı insanları değiştirmeye çalışarak heba ederseniz; ne kendinizden ne de ekibinizden gerçek bir verim alabilirsiniz. En iyi sonuç, ikna edilmiş insanlardan değil, doğru yere yerleştirilmiş karakterlerden gelir.



İtme ve çekme liderlik stilleri

En sevdiğim romanlardan biri Chuck Palahniuk’un Dövüş Kulübü’dür. Eğlence için dövüşen bir grup insanla ilgilidir. Üyelerin toplum içinde konuşmalarına izin verilmeyen gizli bir gruptur. Ve katılmak isteyen kişilerin Dövüş Kulübü’nün genel merkezinin dışında günlerce beklemeleri gerekir.


Bu kurgusal bir yöntemdir ve taciz elbette aptalcadır; ancak altındaki mantık sarsıcı derecede gerçektir: 'İtme Liderliği' (Push Leadership). Seçkin askeri birimler veya dev danışmanlık şirketleri gibi, kapıyı o kadar dar tutarlar ki; içeri girmek bir lütuf değil, bir direnç meselesine dönüşür. Süreç boyunca sanki sizin ayrılmanızı istiyorlarmış gibi davranırlar.


Buna taban tabana zıt olan ise 'Çekme Liderliği'dir (Pull Leadership). Bu tarzda liderler, aslında ilham almamış insanları motive etmek ve onlara ilham aşılamak için kendilerini paralarlar. Oysa gerçek şu ki; birini bir yere ait olması için ikna etmeye çalışıyorsanız, o kişi zaten oraya ait değildir. Zorluk, en büyük filtredir. Eğer kapıyı yeterince zorlu tutmazsanız, sadece kapıdan geçmek isteyenleri değil, orada kalmaya niyetli olmayanları da içeri alırsınız.


Birinin uygun olup olmadığını anlamanın başka yolları olduğuna inansam da “çekme liderliği” tarzına inanmıyorum. İşte o zaman liderler ilham alamayan insanları motive etmek ve ilham vermek için çok çabalarlar.


Romalı stoacı filozof Musonius Rufus, öğrencilerini benzer bir şekilde seçerdi. Zekalarını değerlendirmek için öğrenci adaylarını sık sık geri çevirirdi. Rufus şöyle yazmıştır:


“Tembel gençleri ikna etmek, oltayla peynir yakalamak kadar zordur. Zeki gençleri geri çevirirseniz felsefeye daha da bağlı olurlar… Bir taş, yapısı gereği havaya atıldığında toprağa geri döner. Aynı şekilde, zeki kişiyi doğduğu hayattan ne kadar uzaklaştırırsanız, o kadar ona doğru meyleder.”

Gerçekten bir şey istiyorsanız, onu elde edene kadar devam edersiniz. İyi liderlik bunu kabul etmekle ilgilidir.


Bu, birlikte çalışılacak doğru insanları bulmakla ilgilidir. Bunu yaptığınızda, birini bir şeyler yapmaya ikna etmek zorunda kalmazsınız. Onlar bunu doğal olarak yapacaklardır.



Bu blog yazısı için hazırladığımız Youtube sunum videosunu izleyebilirsiniz...



Comments

Rated 0 out of 5 stars.
No ratings yet

Add a rating*

BU İÇERİĞE EMOJİ İLE TEPKİ VER

LinkedIn newsletter...

bottom of page