Gölgesi Uzun Bir Hayat: Yaşlı Bir Meşenin Sessiz Vedası
- Hüseyin GÜZEL

- 4 days ago
- 6 min read
Bir hayat sona erdiğinde geriye ne kalır? Şehir yöneticileri, gönülsüzce de olsa, yaşlı ağacın kesilmesi gerektiğine karar verdiler. Bunu, sanki ağaç onları duyacakmış gibi, kısık sesle konuştular. Ağaç, bir asırlık fırtınaları, yazları ve onu en iyi tanıyanların unutulmuş anılarını atlatmamış gibiydi sanki…
Şehrin gürültülü hengamesinin tam ortasında, zamanın parmak uçlarından kayıp gittiği o parkta, devasa bir gölge yavaşça diz çöküyordu. O sadece bir ağaç değil; kökleri toprağın derinliklerindeki kadim sırlara, dalları ise gökyüzünün sonsuzluğuna uzanan yaşlı bir bilgedeydi.
Bir zamanlar, henüz binalar gökyüzünü yırtmamışken, Awaswas halkı onun gölgesinde soluklanır, Pomo yerlileri fısıltılarını onun yapraklarına emanet ederdi. O günlerde dalları göğe doğru bir zafer anıtı gibi yükselir, altındaki toprak çocukların çıplak ayak sesleriyle neşeyle sarsılırdı. Küçük eller, o pürüzlü kabuğa dokunurken hayatın nabzını hisseder; dökülen her sarı yaprak, toprakla buluşan bir mektup gibi yere düşerdi. Şarkılar, onun rüzgarla raks eden yaprakları arasında birer kuş gibi süzülürdü.
Bu makale için hazırladığımız podcast'i Spotify uygulamasından dinleyebilirsiniz...
Ama şimdi ölüyordu.
Şimdi o ihtişamlı devin omuzları çökmüştü. Zaman, amansız bir usta gibi gövdesine derin çizgiler kazımıştı. Şehrin soğuk duvarları arasından yükselen avukat sesleri, "sorumluluk" ve "ihmal" gibi metalik kelimelerle onun ölüm fermanını fısıldıyordu. Bir yanda yüzyılların sıcak anıları, diğer yanda hukukun buz gibi gerçekleri...
Eğilen dallarını ayakta tutabilmek için yanına büyük tahta direkler dikmişlerdi. Onu ayakta tutan bu direkler, aslında vakur bir beyefendinin koltuk değnekleriydi. O, artık yorgun bir masalcı gibiydi; sırtında binlerce hikayenin yükü, ayaklarında ise geçmişin ağırlığı vardı.
Sincaplara, ağaçkakanlara, baykuşlara ve diğer yaratıklara yuva ve sığınak sağlayan bir adam gibiydi. Onun gölgesi, hala aşıkların sığındığı bir liman, hayalperestlerin defterlerini şiirlerle doldurduğu sessiz bir mabetti. Ölürken bile vermeye devam eden, dallarıyla tehlikeyi değil, aslında hala şefkati fısıldayan bir beyefendiydi o. Şehir, onun gidişiyle sadece bir ağacı değil, hafızasını ve ruhunu kaybetmek üzereydi.
Yirmi altı koca yıl... Dile kolay. Belediye binasının soğuk mermerleri ile bir zamanlar görev yaptığım polis karakolunun o tanıdık gürültüsü arasında, ben her gün aynı yere baktım. Orada, parkın kalbinde, tüm fırtınalara rağmen dimdik duran o yaşlı beyefendi vardı. Ben gençliğimin heyecanıyla suçluların peşinden koşarken o oradaydı; orta yaşın ağırlığı omuzlarıma çöktüğünde, o yine oradaydı. Zaman ikimizin de üzerinden geçti, ama o, değişen dünyanın ortasında sakin ve istikrarlı bir kaya gibi durdu.
Biz aslında kendi yollarımızda birlikte yaşlandık. Ben her gün biraz daha yorulurken, o asırlık köklerini toprağın kalbine daha da derin gömdü.
Halkaların İçinde Saklı Zaman
Merak ederim; benden önce kaç nesli kucakladı o devasa gölge? Kaç çocuk, onun ayaklarının dibine dökülen meşe palamutlarını birer hazineymiş gibi topladı? O sert ve pürüzlü kabuklara dokunan küçük ellerin sahipleri şimdi nerede?
İç içe geçmiş o sayısız halkasının derinliklerinde hangi hikayeler, hangi unutulmuş trajediler saklıydı? Belki de her bir halkası, bu şehrin başka bir sırrına şahitlik etmişti. O, sadece bir ağaç değil; öz odununda sessiz bir bilgeliği, sabırla yaşanmış bir hayatın tüm derslerini taşıyan bir abidedeydi.
Bir Beyefendinin Emekliliği
Ama şimdilerde, o kadim dostumun omuzları düşmüş. Bir zamanlar gökyüzünü kucaklayan o devasa dallar, şimdi tahta koltuk değneklerine muhtaç kalmış. Şehir avukatları, onun "tehlikeli" olduğunu, sorumluluk ve ihmalden doğacak riskleri soğuk kelimelerle anlatıyorlar. Onlara göre o artık sadece bir yük; oysa benim için o, şehri koruyan son gerçek nöbetçi.
Sincapların sığınağı, ağaçkakanların evi, aşıkların ve şairlerin amca dediği o beyefendi, şimdi sessizce veda etmeye hazırlanıyor. O giderken, sadece dallarını değil, şehrin hafızasını ve benim de yirmi altı yıllık yol arkadaşlığımı yanında götürecek.
Ağaç uzmanının raporu açıktı.
Sonunda beklenen o soğuk hüküm verildi. Ağaç uzmanının raporu, bir mahkeme kararı gibi keskindi: "Ölüyor." O ihtişamlı tacı artık kendi ağırlığını taşıyamıyor, içeriden dışarıya doğru boşalıyordu. Dalları camdanmışçasına kırılgan, asırlardır toprağa tutunan kökleri ise artık yorgundu. Şehrin çarkları dönmeye başladı; telefonlar edildi, emirler verildi. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, parkın o kadim huzuru metalik seslerle bölündü. İşçiler, ellerinde testereler ve makaslarla, sanki canlı bir tarihe değil de cansız bir nesneye yaklaşıyormuş gibi toplandılar.
Parça parça eksildi yaşlı beyefendi. Önce en yüksekteki o nazlı dallar düştü yere, sonra hayallerin kurulduğu o geniş kollar... İnsan sormadan edemiyor: Ağaçlar sonun yaklaştığını hisseder mi? O keskin metalin gövdelerine attığı ilk ısırığı duyarlar mı? Toprağın altındaki kök ağı, komşu ağaçlara telaşlı veda mesajları gönderir mi?

Belki de gövdesinden sızan o yapışkan özsu, sadece bir bitki sıvısı değil; asırların birikmiş anılarına dökülen şeffaf gözyaşlarıydı. Sadece en yaşlı varlıkların anlayabileceği o belirsiz, o ağır son hissi parkın tüm havasını kaplamıştı. Sonunda, devasa gövdesi son bir selam verircesine yere devrildi ve her şey bitti.
Günler sonra, parkın o derin boşluğunda bir hareketlilik gördüm. Çimenlerin kenarında yalnız bir sincap duruyordu. Öylece durmuş, yaşlı adamın ihtişamından geriye kalan tek kalıntıyı, o çıplak ve mahzun kütüğü gözetliyordu.
Belki sadece yuvasını arıyordu, belki de bir zamanlar dünyasının merkezi olan o devin ardından saygı duruşunda bulunuyordu. Sincabın o sabit bakışlarında, dünyanın bir zamanlar ne kadar korunaklı, ne kadar yeşil ve ne kadar yüce olduğunu hatırlayan birinin kederi vardı. Şehir devam ediyordu, hukuk işliyordu, ama parkın hafızasında artık koca bir boşluk, bir kütüğün üzerinde ise minik bir yas tutucu kalmıştı.

Park artık daha açıktı.
Yaşlı beyefendinin gidişiyle parkın çehresi bir anda değişti. Artık o devasa gölge yok; onun yerine mağrur bir güneş ışığı, çimenlerin ve eski yürüyüş yolunun üzerine pervasızca yayılıyor. Park artık daha geniş, daha açık ve sanki daha savunmasız... Çocuklar, o kadim gövdenin bir zamanlar yasakladığı alanlarda şimdi özgürce futbol oynuyor, koşuyor ve kahkahalarını boşluğa bırakıyorlar.
Yaşlı adamın bıraktığı boşlukta, genç meşe ağaçları boy göstermeye başladı. İnce gövdeleriyle rüzgarda iddialı bir şekilde salınıyor, sanki gökyüzüne ulaşmak için acele ediyorlar. Hepsi birer gün onun ulaştığı o muazzam boya ulaşmaya özeniyor; dallarını aynı ihtişamla yana açmaya çalışıyorlar.
Ancak ne kadar yükselirlerse yükselsinler, henüz eksik olan bir şey var: Bilgelik.
Sessiz Bir Miras
O genç fidanlar henüz rüzgarın her türüyle tanışmadılar. Pomo yerlilerinin fısıltılarını duymadılar, bir polisin yirmi altı yıllık mesaisine şahitlik etmediler. Yaşlı beyefendinin o sarsılmaz sükunetine ve gövdesinde taşıdığı ağır tecrübeye ulaşmaları için daha nice mevsimlerin geçmesi gerekecek.
Güneş şimdi parkı her zamankinden daha çok aydınlatıyor olabilir, ama toprağın derinliklerinde, o eski kütüğün köklerinin bıraktığı boşlukta, hala o yaşlı devin sessiz şarkısı yankılanıyor. Yeni gelenler yerlerini alıyor, dünya dönmeye devam ediyor; ancak parkın kalbi, o sessiz nöbetçinin hatırasını her esintide saygıyla anmaya devam edecek.
Hayatlarımız meşe ağaçları gibidir.
Aslında her birimiz, o minik ve mütevazı meşe palamutları gibiyiz. Hayata birer küçük tohum olarak başlar; güneşin cömertliğinde, yağmurun bereketinde ve temiz havada yavaş yavaş serpiliriz. Zaman geçtikçe, tıpkı o yaşlı ağacın kabuğu gibi bizim derimiz de buruşur, çizgilerimiz derinleşir; yaşadığımız her fırtınanın izini üzerimizde taşırız.
Bir ağaç gövdesinin içine gizlenmiş o dairesel halkalar neyse, bizim zihnimiz de odur. Her yıl, her acı ve her zafer yeni bir katman ekler ruhumuza. Hafıza ve bilgi, içimizde iç içe geçmiş halkalar gibi birikir. Bazı dönemler gelir, biz de o yaşlı meşe gibi "cerrahlara" ve "koltuk değneklerine" ihtiyaç duyarız. Bazen bir kaya kadar sarsılmaz durur, bazen rüzgarın şiddetiyle öne eğiliriz.
Ve bir gün, artık daha fazla dik duramadığımızda, hayat hikayemiz bir mezar taşıyla noktalanır. Tıpkı devrilmiş bir meşenin ardından kalan o vakur kütük gibi... Eğer şanslıysak, bizden geriye hatıralarımızı yaşatacak bir iz, bir nişane kalır.
Meşeden Kalan Bilgelik
Peki, o yaşlı meşeden heybemize ne koymalıyız?
Onun bize fısıldadığı ders şudur: Ne olursa olsun, dik durmaya çalış. Hayatın haksızlıkları ve zorlukları birer kar fırtınası gibi dallarına yığıldığında, ruhunun kırılmasına izin verme, boyun eğmeyi reddet. Ve belki de en önemlisi; yalnızlığı korkulacak bir karanlık değil, sessiz bir iç gözlem alanı olarak kucakla. Saatleri yumuşatan o hoş anıların içinde, kendi derinliğine yolculuk etmeyi öğren.
Yaşlı meşe artık orada olmayabilir, ama öğrettiği o "sakin ve sarsılmaz duruş", şimdi yeni büyüyen fidanların ve onun hikayesini bilenlerin yüreğinde kök salıyor.

Tıpkı o devasa meşenin dallarını cömertçe her yöne uzatması gibi, biz de hayat çayırımıza adım atan her ruha sevgiyle kollarımızı açmalıyız. Hayat bazen sert eser; o anlarda meşenin toprağa bıraktığı palamutlar gibi, biz de yükümüzü hafifletmek için birkaç damla gözyaşı dökmekten çekinmemeliyiz. Derin nefes almalı, rüzgarın şiddetini göğsümüzde yumuşatan bir gölgelik gibi ailemize sığınak, dostlarımıza huzur olmalıyız. Yaşamın fırtınalarına karşı başkalarına siper olmak, bir insanın ulaşabileceği en yüce makamdır.
Zarif Bir Çekiliş
Zaman devrildiğinde ve o taze, genç meşeler serpildiğinde, sıramızı savmanın bilgeliğiyle zarifçe geri adım atmayı bilmeliyiz. "Elimden gelenin en iyisini yaptım" diyebilmenin huzuruyla, arkamızda sevgi ve kahkahadan örülmüş bir iz bırakarak çayırdan ayrılmalıyız. Çünkü asıl mesele gitmek değil, yapabildiğimiz sürece iyi bir gölge bırakabilmektir.
Eski kütük tamamen yerinden sökülmeden hemen önce, çocukların o son kalıntının üzerinde neşeyle koşturduğunu gördüm. İçimde ince bir sızı belirdi... O çocukların, bir zamanlar benim sığındığım o derin ve serin gölgede asla oturamayacaklarını bilmek canımı yaktı. Sıcak bir Temmuz öğleden sonrasında, yaprakların o kadife hışırtısını asla duyamayacaklardı. O devasa dalların altına sığınıp, dünyanın geri kalanına karşı kendilerini hem küçücük hem de o sarsılmaz güven duygusu içinde hissetme şansını kaçırmışlardı.
Yaşlı meşenin o uzun, huzurlu gölgesi artık parkın üzerine düşmüyor olabilir. Ancak bıraktığı iz, testerenin dişlerinden çok daha derinde. Ağaçlar devrilebilir, gövdeler çürüyebilir; ama bir varlığın bize yaşattığı o eşsiz his, zamanın ötesinde kalıcıdır.
Bazıları bu dünyadan göçerken geriye sadece kuru bir kütük bırakır; sessiz, cansız ve unutulmaya mahkûm. Bazıları ise ruhlarda yankılanan unutulmaz hikâyeler.
.
Bu ulu meşe ise giderken bize her ikisini de sundu: Dokunabileceğimiz bir kütük ve sonsuza dek anlatacağımız muazzam bir hikâye.










Comments